Irene Melikoff, Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe

2013-04-17 23:34:00

 

EFSANEDEN GERÇEĞE BEKTAŞÎLİK VE ALEVÎLİK

 

Mélikoff, Irène, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, çev. Turan Alptekin. İstanbul: Cumhuriyet Kitap Kulübü, 1999.

 

            Irène Mélikoff, Bektaşîliğin tarih içindeki gelişimini ve dönüşümünü anlattığı Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe adlı çalışmasında, Bektaşîlik ile ilgili pek çok konuya değiniyor. Bu nedenle, çalışmada gerçek anlamda bir konuya odaklılık olduğu söylenemez. Ancak, okuyucu eğer ana izleği takip edebilme başarısı gösterebilirse, ne kadar uzmanlıkla hazırlanmış bir inceleme ile karşı karşıya olduğunu anlıyor. Burada, ana izleğin takibinin çok güç olduğunu belirtmekte yarar var, çünkü kitapta Osmanlı tarihinden Şamanizme, söylencelerden yazılı kaynaklara, ayin geleneklerinden edebiyata kadar konuyla ilintilendirilebilecek her tür öğeden söz ediliyor. Yine de, çalışmanın gerektiğinden daha geniş olmasına rağmen, yazar başka yapıtlarında detaylı olarak anlattığı kimi konuları atladığını sık sık belirtiyor.

            Mélikoff, çalışmasını “Anlatı” ve “Anlatının Evrimi” başlıklı iki ana kısımda sunuyor. Birinci kısımda, Şamanizm, Şaman inanışları, Türkmen boyları, on üçüncü yüzyıl Osmanlı tarihi, Hacı Bektaş Veli’nin hayatı ve onunla ilgili söylenceler, Ahîlik, Hurûfilik ve Kızılbaş ideolojisi konularında okuyucuyu bilgilendiriyor. İkinci kısımda ise, Baktâşî tarikatının kuruluşu, gelişimi, Bektâşî gelenekleri ve konuya ilişkin yazında rastlanabilecek terimler, Bektâşî edebiyatı ve Bektaşiliğin günümüzdeki durumuna ilişkin bilgiler veriyor. Yazar, her ilk kısımda da, nesnel bir çerçeve içinde kalmaya özen gösteriyor. Eldeki verileri karşılaştırmalı olarak değerlendiriyor ve karşılaştığı tutarsızlıkları somut sonuçlara ulaşabilmek amacı ile eleştiriyor. Mélikoff’un titizliğine rağmen, araştırma konusunun yazılı kaynaklardan daha çok geleneksel sözlü kültüre bağımlı olması nedeniyle, mutlak bir gerçeğe ulaşmak olası görünmüyor. Ancak Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, günümüzde ya da gelecekte, konu üzerinde çalışma yapacak olan araştırmacılar için, derli toplu bir kaynak olma niteliğinde.

            Çalışmanın ana izleğini Hacı Bektaş Veli ve Bektâşîliğin gelişimi olarak belirlemek, konunun takip edilebilmesi için oldukça yararlı olacaktır. Öncelikle, Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına değinmek gerekiyor. Hacı Bektaş Veli, okuyucuların, adını Babaî isyanlarından hatırlayacakları Baba İlyas’ın müridlerinden biri idi:

Kendisinden ilk söz eden kaynak, Hacı Bektaş-ı Horâsânî’nin Baba Resûlullah’ın [İlyas] “halîfe-i has”ı (seçkin müridi) olduğunu söyleyen Eflâkî’nin “Menâkıbu’l-arîfîn”idir (56). Elvan Çelebi de onu aynı şekilde, Baba İlyâs^ın halîfeleri arasında sayıyor ve adı “Menâkıbu’l-kudsiyye’de üç kez geçiyor. (73)

Hacı Bektaş, Babaî ayaklanmalarına katılmadı ve bugün mezarının bulunduğu Kara Öyük’e gitti (73). Bir tarikat kurmadı, yalnızca kendi düşüncelerini ve bilgisini, manevî kızı olan Hatun Ana’ya aktardı. Bektâşî tarikatı kurulduğunda kendisi sağ değildi (74) ve hatta “Bektâşî tarîkatinin cemâat-dışı öğretilerini oluşturan inanışlarla, Hacı Bektaş zamanındaki türkmen halk inanışı arasındaki benzerlik muhtemel olarak çok azdı” (87).

            Hacı Bektaş, başlangıçta halk arasında “en önemli” olarak anılan kişiler arasında değildi. Oğuz soyundan gelmesi ve muhtemelen ayaklanma dışında kalan bir kişi olması göz önüne alınarak, Hacı Bektaş, Osmanlı iktidarı tarafından, yaşamından çok sonra ünlendi. Yaşamına ilişkin söylencelere başka söylenceler katıldı ve böylece gittikçe daha yüce ve kutsal bir şahsiyet haline geldi. Öğretisini ve kerametlerini aktardığı Hatun Ana’nın müridi olan Abdal Mûsâ, Orhan Gazi’nin beyliği döneminde, ona katıldı ve o dönemde derviş-gaziler ortaya çıktılar (95). Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin verilerin pek çoğu söylencelere dayanıyor ve bu söylencelerin izleri, başka velîlerle ilgili söylencelerde, hatta Şamanizmde bile görülebilir. Hicrî takvime göre 606 ile 669 yılları arasında yaşamış olan eren, yaşamından uzun zaman sonra, bir ideolojinin hizmetindeki bir “ad” olarak yeniden ortaya çıkıyor:

XV. yüzyıla gelindiğinde [...] Hacı Bektaş, kendisi için zaviye’ler yaptıran ve vakıflar oluşturan [...] Osmanlı hânedânının korumasu altında bir dervişler tarîkatine adını vermiş bulunmaktadır. Velînin öldüğü düşünülen dönem (1270-1271) ile [...] vakıf kayıtları arasında, tam iki yüz yıllık bir zaman vardır. (134).

Aşıkpaşazâde, Hacı Bektaş adını taşıyan bir dervişler topluluğunu kuran ilk kişi olarak Abdal Mûsâ’yı anıyor (142). Rumeli fetihlerine katılan bu dervişler, alınan yerlerin kültürel dönüştürümü için çok uygundular. Bu cemâat-dışı dervişlerin, dini aşan, hoşgörü ve birliktelik üzerine kurulu inanışları ve eğlenceli törenleri, mülkleştirme ve İslâmın yayılması için kolaylık sağlıyordu (139). Hacı Bektaş’ın adının önplana çıkma nedeni ise, onun bir Oğuz boyundan geliyor olması idi (145). Hristiyanlardan oluşan Yeniçerilerin dönüşümü için de, yukarıda anılan etmenler çok elverişli idi. Yeniçerilerin de Bektâşîlik ile ilişkiye girmesiyle, tarikat güçlendi ve yayıldı. Tarih boyunca halkça kutsanmış pek çok kimse vardı. Farklı zümrelerin her birinin kendi dinsel önderi, siyasi ideolojiler ve uygulamalar sonucunda bir tek isme dönüştürüldü: Hacı Bektaş Veli (194).

            Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe’nin ana izleğini oluşturan Bektâşîlikle ilgili olarak, burada yapılabilecek en yararlı gözlem, onun Alevîlikle ilişkilerini ortaya koymak ve konuyu Kızılbaşlıkla ilintilendirmek olacaktır. Bektâşîlik, farklı coğrafyaların kültürlerini kendi bünyesinde eritmiştir (18). Alevî-Bektâşî ilişkisi oldukça uzak bir tarihe dayanır: “Bektâşîler, Alevîlerle aynı çevreden, başlangıcını ‘İslamlaşmış Şamanlık’ olarak tanımlayabileceğimiz eski bir olguya kadar inen bir halk İslamlığı çevresinden gelmektedirler” ve iki ayrı kesimi birbirinden asıl ayıran, tarih boyunca yaşayageldikleri coğrafyadır (19). İslamiyetin kabulünden sonra, eski inanışlar, gelenekler ve ayinler kaybolmadı. Aksine, bütün bu öğeler, İslamî bir kılığa bürünerek günümüze değin yaşamlarını sürdürdüler (33). Şaman gelenekleri Sufizm çerçervesine girdi. Ahmet Yesevî örneğinde de görülebileceği gibi, pîrlere, şamanlara atfedilmiş olan özellikler atfedildi (38). Zaman içinde pîrler, daha önce şamanların üstlendikleri işlevleri kendi üzerlerine aldılar. Nitekim, on dördüncü yüzyılda Anadolu’daki Türkmenlerin dini, hâlâ Ortaasya dinlerine benziyordu (82). Bu durum çok doğaldı, çünkü halk inanışları, ideolojilerin dayattığı biçimlere uyum sağlama niteliğine sahiptirler:

Gelişmiş sosyal sınıflar, din eğitimine kolayca uyabilirlerken, halk tabakaları bir kültür-karışması dönemi geçirirler; geleneksel inanç ve uygulamalarını bırakmadan, resmî inanışın dogma’larını özümser ve giderek onlara uyum sağlarlar. Böylece iki kültür birbiriyle kaynaşır ve bir dinler karışımı (syncrétisme’i) ortaya çıkmaya başlar [...] halk inanışı, gelişmesini hep koruyarak, yüzyıllar boyu yaşayabilir. (147)

            Mélikoff’a göre Bektâşîlik, bir inançlar karışımı ve bir bilinç birikimidir. Zaman içinde yerel inançları kendi potasında eritmiş, Doğuda Acem ve Kürt öğelerle karışırken, Batıda hristiyan düşünceleri özümsemiştir (18). Bektâşîler, Alevîler gibi halk sınıfındandırlar. “Aynı inanç temelini korumakla birlikte, onları birbirinden farklı kılan, kimi için Trakya, kimi için Doğu Anadolu”da yaşamış olmalarıdır (19). Mélikoff Bektâşîler’in yerleşik bir kültüre sahip olduklarını, Alevîlerin ise konar göçer olarak yaşadıklarını söyler (194); ancak bu sözlerinin altını doldurmaz. On beşinci yüzyılda Balım Sultan, Bektâşîliğe yeni bir çehre kazandırır. Onu düzenli bir temele yerleştirerek, kurumlaşmış bir tarikat haline getirir (206-8). Bektâşîlik, Ahîlerden, Hurûfilerden, Budizmden, Maniheizmden, Kızılbaş Şiiliğinden, Acem, Kürt ve Hristiyan öğelerden etkilendi (209). Alevîler olarak anılan Kızılbaş topluluklar ise hanedanın mülkleştirme politikasına ters düşüyorlardı. Mélikoff, Kızılbaşları “cemâat-dışı ve dinler karışımı bir inanışı benimsemiş boy ve köy zümreleri” olarak tanımlıyor. Zaman içinde “Kızılbaş” adının yerini “Alevî” adı aldı.

            Mélikoff, Bektâşîlerle Alevîler arasındaki önemli bir farkın düzenlerinden kaynaklandığını söylüyor:

Kızılbaşların inançları, temelde, Bektâşîlerinki ile aynıdır: Her iki zümre de Hacı Bektaş’a bağlıdırlar. Ancak, Bektâşîlik, eğitimli çevreler ve aydın bir seçkin tabaka ile, kurumlaşmış bir tarikate dönüştüğü halde, köyler ve boylarla, her yana dağılan Kızılbaşlar, az ya da çok, başıbozuk (anarşik) zümreler oluşturdular[*]. (212)

Bir önemli fark da Bektâşî ya da Alevî oluşun kendisi ile ilgilidir. Popüler söylemle ifade edilecek olursa, “Alevî olunmaz, Alevî doğulur” denebilir. Alevî olmak için kanbağı gereklidir; “her Alevî bir Bektâşîdir, fakat her Bektâşî bir Alevî değildir” (218). Bektâşî tarikatına üye olan herhangi bir kimse, gerekleri yerine getirerek, bir Bektâşî Babası olabilir, ancak bir Alevî Dedesi olabilmek için Ali’nin soyundan gelmek zorunluluğu vardır (218).

            Hacı Bektaş Veli’ye bağlı olan Bektâşîler ve Alevîler, tarihte farklı etkiler altında kaldılar. Bektâşîler Balkan ülkelerinde, Alevîler de Doğu Anadolu’da çeşitli dönüşümler yaşadılar. Mélikoff’a göre, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Bektâşîlik ön planda idi, ancak Balkan topraklarının elden çıkması ile beraber, Alevîlik daha ön plana geçti[†] (253-4). Mélikoff, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe’de, konuyla ilgili günümüz sorunlarını da dile getiriyor ise de, bu yazıda, söz edilen sorunların irdelenebilmesi mümkün değil. Yazarın görüşlerinin büyük çoğunluğunun güvenilir verilere dayandığı göz önüne alınırsa, konuya ilişkin aktarılan bilgilerin güvenilir oldukları iddia edilebilir. Yine de, bugün için bir kesimin diğerinden ne bakımdan ve ne kadar ön planda olduğu yeterince işlenmediği için, yeterince güvenilir değildir. Nitekim, göz önünde olan sınıflar, genellikle sosyo-ekomomik sıkıntı içindeki gruplardır. Bektâşîlerin kültürel ve coğrafî konumları gereği Alevîlerden daha iyi durumda olmaları olasıdır; bu nedenle Alevîlerin daha göz önünde bulunmaları da doğaldır.

Fırat Caner

Mélikoff burada bir tutarsızlığa düşüyor. Nitekim, Alevîlerin hem konar-göçer hem de köyde yaşayan insanlar olması mümkün değildir.

[†]Mélikoff’un bu görüşü de sağlam temellere oturmuyor.

101
0
0
Yorum Yaz